Burjuva ideologlarca ilan edildiği gibi “Tarihin Sonu” gelmedi, ebedi ilan edilen kapitalizm daha da sıklaşan krizlerden krizlere sürükleniyor, paylaşımı tamamlanan yerküre pazarı yeniden el değiştirilmeyi bekliyor gibi. Tekelci kapitalizmin açlığını dünya doyuramıyor. Girdiği her yeri kendine benzeten, ayak direyen coğrafyada taş taş üstünde bırakmayan, halkların tüm zenginliklerini bir vantuz gibi emen tekelci kapitalizm doymuyor, doymadıkça rekabete girdiğini yutmaya, olmadı birleşmeye o da olmadı mı yeryüzünden silmeye çalışıyor. Emperyalist bloklar ve tekelci kapitalistler arasında şiddetlenen rekabet 3. paylaşım savaşının kapısını aralıyor.
Günümüz dünyasında yaşananlar tam manasıyla iki ayrı dünyayı çağrıştırıyor, iki ayrı dünya, iki karşıt kutup, iki uzlaşmaz çelişki ve sömüren ile sömürülenler arasındaki uçurumun derinleşmesi. Bir taraftan kan emici ve yıkıcı niteliğiyle emperyalist kapitalizm diğer tarafta dünya emekçi-ezilen halkları ve ulusları. Bir tarafta insanlık hayatını kolaylaştıracağı söylenen ve kurtarıcı olarak sunulan teknolojik gelişmeler, yapay zekalar, 3D(yazıcı) teknolojileri, uzay turizmi, her şeye kadir robotlar, diğer yandan kıtalar arası balistik ve hipersonik füzeler, toplumun adım adım gözetim ve denetimi, yıkılan şehirler, talan edilen-yağmalanan doğa, denizlerde boğulan mülteciler, en temel gıda besinlerine ulaşamayan açlık orduları, salgınlardan kırılan çocuklar. Tüm bunlar barbarlık döneminden geçtiğimize şüphe bırakmayan gerçeklerdir ve yerküremiz emperyalist kapitalist sistemin yol açtığı büyük bir yıkımın eşiğindedir.
Dünyaya egemen olanlar geçmişte olduğu gibi yarattıkları yıkımın üstünü örtmeye, yaptıklarına bir gerekçe uydurmaya, gizlemeye dahi ihtiyaç duymuyorlar. Bu denli pervasız, bu denli aç gözlülükle daha büyük yıkım-savaşla dünyayı yeniden paylaşmanın-parçalamanın hazırlıklarını yapıyorlar, parçalarken onun sonunu hazırlıyorlar.
Dünya halklarının baş düşmanlarından olan ABD emperyalizminin başındaki zat; Kanada, Panama Kanalı, Meksika Körfezi ve Grönland’ı ABD topraklarına katacağını söyleyip, yerle bir edilen Gazze’yi Dubai’ye çevireceğini görsellerle dünyanın gözü önüne seriyor. Kendi kurdukları uluslararası kurumları ve koydukları uluslararası kuralları, uluslararası sözleşmeleri yok hükmünde artık. Bir avuç asalağın çıkarları uğruna dünya kan gölüne çevrilmekte, içerisindeki canlı ve cansız tüm varlıklarıyla büyük bir yok oluşa sürüklenmekte. Dün olduğu gibi bugün de yaşanan bu yıkımların, haksız savaşların sorumlusu emperyalist sistemdir, tekelci kapitalizmdir.
Emperyalist bloklar arasında pazarlara hakim olma üzerine süren rekabetin tırmandığı ve çok daha fazla saldırgan politikaların izlendiği bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizmin, daha önceki dönemlerde kendisine can simidi olmuş politikalar iflas etmiş, yapısal krizlerini aşamamıştır. Kaldı ki geçici durumlar dışında bu krizleri aşması mümkün değildir. Emperyalist sistem var oldukça doğasından kaynaklanan krizlerin, çelişkilerin, savaşların ve çatışmaların biçimi değişse de özünde varlığını sürdürecekleri değişmez bir yasadır.
Gelinen aşamada Emperyalist bloklar arası süren mücadelenin yanı sıra, blokların kendi içerisindeki çelişkiler de daha fazla görünür olmuştur. Aynı blokta yer alan ABD ve AB emperyalistleri arasındaki çelişkiler Trump’ın ABD başkanlığına gelmesi ardından daha fazla gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Trump başkanlığındaki ABD emperyalizminin Rusya’dan çok Çin’le olan rekabetine ağırlık vermesi Avrupalı emperyalistlerin öncelikleriyle tam olarak uyuşmamaktadır. Fakat mevcut durumda kamplaşma, iki blok halinde devam etmekte ve bu iki blok arasındaki çelişkiler, Ortadoğu başta olmak üzere, birçok bölgede sıcak çatışmalar şeklinde sürdürülmektedir. Pazarların yeniden paylaşılması için yürütülen kanlı mücadelenin yeni bir paylaşım savaşına evrilmesi hiçte uzak bir ihtimal değildir. Trump’ın dış işleri bakanı Rubio’nun, “soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu dünya düzenin bir aykırılık olduğunu ve dünyanın artık çok kutupluluğa geçtiğini” ifade etmesi dünyanın yeniden paylaşılmak istendiğinin açık bir ifadesi olup, ABD’nin izlediği ve önümüzdeki süreçte de izleyeceği saldırgan politikaların biçimine işaret etmektedir.
Avrupa ülkelerinde, özellikle Ukrayna-Rusya savaşının etkisiyle birlikte yaşanan ekonomik kriz derinleşmekte, savaş ekonomilerine geçen Avrupa ülkeleri bunun faturasını da emekçi kitlelerden çıkarmakta ve ekonomik durumun kötüleşmesini mülteci sorununa bağlamaktadırlar. Yani aslı olmayan biçimde kitlelerin hoşnutsuzluğunu mültecilere yönelterek ırkçı-faşist partilerin güçlenmesi ve bazı ülkelerde iktidara gelmesinin koşulları sağlanmaktadır. Belirtmek gerekir ki bu olumsuz tabloya rağmen geçtiğimiz dönem birçok Avrupa ülkesinde işçi-emekçi ve çiftçilerin kitlesel eylemleri yaşanmış, mevcut iktidarların politikalarına karşı itirazlar meydanlardan dile getirilmiştir.
Silahlanmaya yönelik harcamaların artması, orduların büyütülmesi, NATO’nun genişletilmesi, faşizmin güçlenmesi, ırkçı politikaların geliştirilmesi, ezilenlerin meşru mücadelelerine dönük tasfiye saldırıları emperyalistlerin 3. paylaşım savaşına hazırlandığını göstermektedir. Daha önceki iki paylaşım savaşı sonuncunda dünyanın üçte birinde sosyalist sistem ve halk demokrasileri hakim olmuştur. Aynı sonucun 3. paylaşım savaşında da ortaya çıkması olasılığı/gerçekliği, emperyalistleri kaygılandıran önemli bir husustur.
Emperyalist sistemin krizi derinleşip, yeni bir paylaşım savaşının çanları çalarken bunun halklar ve kadınlar için anlamı daha fazla sömürü, yoksulluk, katliam, göç yollarında ölüm, yıkım ve daha büyük acılardır. Üretilen ve geliştirilen ve de savaşlarda kullanılmak üzere depolara yığılan-toprak altında saklanan nükleer vb silahların, sesle ve ışıkla yarışan savaş uçakların kullanılması durumunda ise, yerküremiz-doğa Hiroşima-Nagazaki’nin yaşadıklarının kat be kat fazlasını yaşayacak, tanınmaz hale gelecektir.
Böylesi bir savaş veya yeni bir dünya savaşını ancak ve ancak dünya halklarının birleşik mücadelesi durdurabilir. Dünyanın mazlum halkları her bir coğrafyada yalnızca sömürü ve zulme karşı değil, bu savaş tehlikesine karşı da haklı ve meşru mücadelelerini yürütmektedir. Emperyalistler ve diğer tüm gericiler dünya halklarının haklı ve meşru mücadelelerini bastırmak için uyguladıkları politikalarla sonuç alamayacak, kitlelerin biriken öfkesi ve başka bir dünya özlemi meydanlara taşmaya devam edecek, halkların ve kadınların ortak mücadelesi, dünya halklarının direnişi mutlaka zafere ulaşacaktır.
Tüm dünyada artan kadın düşmanlığı ve büyüyen kadın direnişinin örnekleri
Emperyalistlerin dünya halklarına karşı yürüttüğü savaşın en ağır sonuçlarıyla geçmişte olduğu gibi bugün de en çok kadınlar yüz yüze gelmektedir. patriyarkal emperyalist/kapitalist sistemde savaş ve şiddetin yoğunlaştığı dönemler, cinsiyetçi politika ve uygulamaların da en fazla yoğunlaştığı dönemler oluyor. Savaş aynı zamanda kadına yönelik şiddet, katliam ve yoksulluğun artması anlamına geliyor. Kadın emeği ve bedenin sömürülmesi sınırsızca artıyor. Genel yoksullaşmanın yanında kadın yoksulluğu çok daha fazla derinleşiyor, dünyadaki yoksulluğun yüzde 70’ ini kadın cinsi oluşturuyor. Sıcak çatışmaların ve savaşların olmadığı yerlerde de kadınlar toplumsal cinsiyet baskıları nedeniyle şiddet sarmalı içerisinde yaşamaya zorlanıyor ve kadın düşmanı politikalar hız kazanıyor.
Dünya genelinde “kutsal aile” mitinin en üst boyuta ulaştığı dönemlerden geçiliyor, kadını evlere hapseden politikalar yoğunlaşıyor, kadın göçmenlere dönük saldırılar ivmeleniyor, emek sömürüsü derinleşiyor, ilk olarak kadın kazanımları hedefleniyor.
Tüm dünyada yükselen kadın düşmanlığına karşı kadınların geri adım atmadıkları, kadınların ortaya koyduğu kitlesel eylemlerden ve mücadelelerden bilinmektedir. Fransa’da kadın haklarının tehdit edilmesine, İtalya’ da kürtaj hakkının kısıtlanmasına ve kadına yönelik şiddete, Kolombiya’ da kadın cinayetlerine, ABD’de kürtaj haklarının kısıtlanmasına, Arjantin’de sağcı iktidarın kadın düşmanı politikalarına, Filipinler’ de kadına yönelik şiddete, Afganistan’ da gerici Taliban yönetimin kadınları kamusal alandan dışlaması, eğitim ve çalışma haklarını ellerinden alınmasına, kahkahalarına gelen yasaklara karşı kadınlar yılmadan mücadele ettiler ve sokakta oldular. Filistin’ deki soykırım ve Rojava’daki işgal saldırılarına karşı en güçlü tepkiyi dünya kadınları ortaya koyup, Filistinli ve Rojavalı kadınlarla dayanışmayı büyüttüler. Bu dönemde dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, erkek egemen sisteme boyun eğmeyip, direnişi büyüttüler.
Ortadoğu, emperyalistler arası mücadelenin merkezi olmayı sürdürüyor
Filistinli direniş güçlerinin 7 Ekim Aksa Tufanı hamlesiyle birlikte Ortadoğu’da yeni bir sürece girildi. Emperyalist güçlerin her zaman için iştahını kabartan Ortadoğu coğrafyası her dönem emperyalist saldırganlığın hedefinde oldu, siyonist İsrail devletinin Gazze’ye başlattığı soykırım saldırısıyla ABD, AB ve İngiliz emperyalizminin bölge üzerindeki yeni planlarının uygulanmasının startı verilmiş oldu. ABD’nin ve batılı emperyalistlerin tam desteğini arkasına alan siyonist İsrail devleti bu süreçte pozisyonunu güçlendirdi, tüm dünyanın gözleri önünde Gazze’ de taş taş üstünde bırakmadı, işgal alanlarını genişletti, Filistinliler üzerinde tam anlamıyla bir soykırım uyguladı. Ve tüm devletler bu soykırım saldırısının sessiz onaylayıcıları oldular. Gazze halkının yanında yine dünya halkları yerini aldı ve tüm baskılara rağmen meydanlara dökülüp Gazze halkıyla dayanışma büyütüldü.
Son olarak ise Suriye’ de ABD, İngiltere ve İsrail’in planlamasıyla İdlib’deki selefi-cihadist HTŞ harekete geçirildi ve BAAS rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan gelişmeler yaşandı. BAAS rejiminin kısa süre içerisinde devrilmesi ve HTŞ’nin iktidara taşınması, İran’ın ve Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin gerilemesine yol açtı. Suriye ve bölgedeki dengeler ABD, İngiltere ve İsrail lehine dönmüş oldu. Suriye’ de yaşanan bu gelişmeleri fırsat bilen faşist TC ise SMO adı altında topladığı çetelerle Rojava’ ya dönük işgal saldırıları başlatmış oldu ve Til Rifat ve Minbic’ i işgal etti. Fakat Kobane’yi de işgal etmeyi planlayan TC, Tişrin ve Qerekozak’ta sürdürülen direniş duvarına çarparak Kobane’yi işgal hevesi bir kez daha kursağında kaldı. Bölge yeniden dizayn edilirken emperyalistlerin burada İsrail’e rol biçmesi, faşist iktidara biçilen misyonun da değiştiğine işaret ediyor. Nerede bir Kürt ve Kürtlerin kazanımı varsa orayı hedefleyen TC, başından beri kendisine tehdit gördüğü Rojava’yı tamamen işgal etme amacını sürdürüyor. Bu amacını her fırsatta gerek söylemsel gerekse de işgalci saldırılarla pratikte ortaya koymaktadır. Bölge ve dünya hakları için kazanım olan Rojava devriminin varlığının önemi bu süreçte daha çok görünür oldu.
Cihadist HTŞ’nin ideolojik dokusu ve şeri hükümleri esas alan politikaları çok geçmeden pratiğe döküldü. Alevilere, Hristiyanlara, Kürtlere, Suriye’nin farklı inanç ve uluslarına, bu kesimlerin ileri gelenlerine yönelik saldırılar ve katliamlarla, mallarına-mülklerine-birikimlerine el koymalarla, yağmalamalarla halklara korku salınmaya, yerlerini-yurtlarını terk etmelerine çalışıldı- halen çalışılıyor. Emperyalistlerin ve bölgedeki gerici güçlerin bölgeye ilişkin politikalarının amacı boyun eğen, itaat eden topluluklar yaratmaktır, bunun için her türlü yöntem mübah görülmektedir. Emperyalizmin paravanı HTŞ’nin de kendi bünyesindeki cihadist çeteler aracılığıyla yaptığı budur. Bunlara karşı Suriye halklarının, emekçilerinin ve kadınların birliği hayati önemdedir, bu birlik ve birlikte mücadele olgusu emperyalist planları boşa düşürmede de çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır.
Ortadoğulu kadınlar direnişin kalesidir!
Emperyalizmin ve gerici iktidarların iştah kabartan zenginlikleri nedeniyle kan gölüne çevirdikleri Ortadoğu’nun halkları dünya üzerinde en çok yer değiştiren halk dense yanlış olmaz. Emperyalist yayılmacılığın ve emperyalistler arası güç dengelerinin konjonktürel isteklerine göre cetvellerle çizilen sınırlar, yapay olarak oluşturulan devletler ve başlarına oturtulan iktidarlar günün emperyalist ihtiyaçlarına cevap olmakta zorlandıkça emperyalist projelerin hedefi olmaktan kurtulamıyorlar. BOP denilen emperyalist projenin kapsamında olan bu devletler ya dıştan askeri müdahalelerle-işgallerle ya da içten provokasyonlarla, darbelerle ya da iç çelişkilerin “kaşınması”yla halkların birbirine kırdırılmasıyla dış müdahaleye açık hale getiriliyorlar veya “demokrasi” adına müdahalenin vazgeçilmezi oluyorlar.
Senaryo hep benzer. “Demokrasi ve özgürlük”, “Kitle imha silahları”… İşgal ve katliam. Üretilen tüm kültürel, edebi, sanatsal, iktisadi zenginliklerin yağması. Halkların kendi toprağından-yurdundan kovulması, göç yollarında yitip giden on binler, şanslı olanlar ise vardıkları ülkelerde ucuz iş gücü. Ve kadınlar, eğer savaşta katledilmemiş ise, göç yollarında yaşamayı başarabilmişse mültecilik yaşamında onları ilk bekleyen genellikle beden ve emek sömürüsü…. yani kadınlar ve çocuklar yine en ezilen, en sömürülen, en ötekileşen. Fakat buna rağmen savaşların eksik olmadığı Ortadoğu’da kadınlar mücadele etmeyi canları, bedenleri, saçları pahasına öğrendiler. Direndiler, direniyorlar.
Suriye’deki yeni HTŞ yönetiminin kadınlara nasıl bir yaşam sunacağı daha iktidarının ilk günlerinde belli oldu, El-Kaide kökenli selefi-cihadist bir hareketten aksi bir tutum beklemek de gerçekçi olmazdı. Kadın katillerinin bakanlık koltuklarına getirilmesi, resmiyette bir yasaya dönüşmüş olmasa da fiili durumda kadınlara baş örtüsünün dayatılması, kadınların yanında bir erkek olmaksızın tek başlarına sokağa çıkmasının kısıtlanması gibi uygulamalar daha en başta öne çıkan cinsiyetçi saldırılardı. Kadın örgütlülüğünün ve mücadelesinin geliştirilememesi durumunda Suriye’nin de kadınlar için birer Afganistan’a dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır, fakat Suriyeli kadınlar bu durumu kabul etmeyip, kazanımları ve hakları için ortak mücadeleyi büyütüp, geliştireceklerdir.
Suriye ve Rojavalı kadınların Filistinli kadınlarla dayanışmayı büyütmesi bu sürecin önemli bir başka ihtiyacıdır. Saldırılara ve işgal-ilhaka, cinsiyetçi baskıya karşı, Rojava, Suriye ve Filistinli kadınların ortak mücadelesi ve dayanışması en anlamlı cevaplardan birisi olacaktır.
Gazze’de süren soykırıma rağmen, kendi yurtlarında mülteci olan Filistinli kadınlar direnişlerini sürdürdüler, savaşın en büyük yükünü omuzlayan kadınlar kendi yurtlarını terk etmediler, siyonist İsrail devletinin planlarına karşı önemli bir irade ortaya koydular.
Rojava devrimini yaratılmasında en önde olan kadınlar, işgal saldırıları karşısında devrimi koruma görevinde de yine en ön cephelerde yerlerini aldılar. Tişrin, Qerekozak ve Kobane savunmasında yaşlısı ve genciyle tüm kadınlar seferberlik ruhuyla hareket etti, direnişlerini can pahasına sürdürmeye devam ediyorlar.
İran’ da kadınlar gerici molla rejiminin kadın düşmanı uygulamalarına karşı “Jin, Jiyan, Azadi” haykırışıyla direnişi büyütmeye devam ettiler, gerek kitlesel gerek bireysel eylem ve itirazları kararlılıkla sürdürdüler. Yine son dönemde kadın aktivistler için verilen idam kararlarına karşı büyüyen bir mücadele söz konusudur. İdam kararlarına karşı zindanda direnen kadın tutsaklarla ve dışarıda geliştirilen mücadeleyle dayanışmak, bu mücadeleyi büyütmek gerici molla rejimine karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek görev olarak önümüzdedir. Pexşan Ezizi, Werişe Muradi ve Şerife Mihemedi’ye verilen idam cezalarına karşı geç kalınmadan harekete geçilmeli ve güçlü bir kadın dayanışması örülmelidir.
Emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin bölge üzerinde yürüttüğü savaşların ve planların karşısında sergilenen direnişin içinde kadın(ların) direnişi/yeri büyüktür. Ortadoğu gibi dini saiklerle şekillenmiş, aşiretsel yapılarını koruyan toplumlarda üzerlerindeki katmerleşen ataerkil baskılara rağmen kadınlar direnişin, mücadelenin bir parçasıdır, ön saflardadır. Kadınlar işgal ve savaşlara karşı büyük bir direniş ortaya koymaktadır, kadınların bu direniş ve mücadelelerinin diğer mücadelelerle birleşmesi durumunda kadınların ve halkların büyük kazanacağı muhakkak, emperyalizm ve gerici erkek egemen sistemlerin yenileceği kesindir.
Çelişkilerin derinleşmesi, mücadelenin gelişmesinin yoludur!
Faşist Türk devleti yakın zamana kadar emperyalist bloklar arasındaki çelişkileri ve jeostratejik konumunu fırsata çevirerek bölge üzerinde geliştirdiği politikalara alan açabiliyor, manevralar geliştirebiliyordu. Ancak bölgede girilen yeni süreçle birlikte faşist TC’nin manevra alanın daraldığı, bölge üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ifade etmek gerekiyor. Emperyalist güçler Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planlarında esas olarak İsrail ve Suudi Arabistan’a rol biçtiği görülmektedir. Bu durum, Türk devletini endişelendirmiş durumdadır. Türk devleti hem ekonomik olarak yaşadığı krizi aşamamakta hem de siyasi olarak varlığını ve yönetme kabiliyetini dozu sürekli artan faşist terör üzerinden sağlamayı esas almaktadır. İçeride ve dışarıda yaşadığı daralmayı yeni planlarla aşma çabasına girmekte, yapısal krizine bir çözüm arayışı geliştirmekte, savaşla elde edemediği sonuçları başka mekanizmalarla yapmaya çalışmaktadır. Faşist Türk devleti, Kürt ulusuyla savaş içinde olmanın, savaş halindeki bir coğrafyanın da dış müdahaleye davetiye verebileceği kaygısı gibi Ortadoğu’nun yeni sürecinde rol almayı engelleyebileceği kaygısı taşımaktadır. Elbette bunda kırılamamış bir direnişin, topyekun tasfiye saldırılarına karşı varlığını sürdüren Kürt ulusal hareketinin ve de Kürtlerin statüye en yakın dönemden geçiyor olmasının etkisi de çok önemli bir yerde durmaktadır. Bu nedenler faşist devletin, Kürt sorununda bazı adımlar atmasını zorunlu kılmaktadır. Bu süreci onurlu bir barış ve demokratikleşme için değerlendirmek isteyen ve bunun için mücadele eden Kürt ulusal özgürlük hareketinin ve önderliğinin mücadelesiyle daha güçlü bulaşmak gerekmektedir. Sürecin kadın iradesiyle doğrultu kazanması sağlanmalı, barış girişimi ezilen halklara, inançlara, kadınlara kazandıracakları üzerinden sahiplenilmeli ve mücadele büyütülmelidir. Aynı zamanda Kürt sorunun demokratik çözümü, şovenizmin etkisini kırarak sınıf çelişkilerini daha da derinleştirme olanaklarını ortaya çıkartacak, devrimci imkanları artıracaktır.
Yaşanan ekonomik ve siyasi kriz gelinen aşamada derinleşmiş, iktidarın toplumsal tabanında önemli bir daralmaya yol açmıştır. Faşist iktidar, eskisi gibi toplumsal rıza üretememekte, yaşanan yoksulluk ve sefalet kitlelerde önemli bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır, toplumsal çürüme çok tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Krizin tüm faturası işçi-emekçi halkların omuzlarına yüklenmiş ve tekelci sermeye bu süreçten daha karlı çıkmıştır, emekçiler sefalet ücretlerine mahkum edilirken, patronlar giderek zenginleşmiştir.
2024 yılında sözde enflasyonu düşürme amaçlı açıklanan, “Orta Vadeli Program” işçi sınıfı ve emekçiler için daha fazla yoksulluk getirmiştir. Çok daha yoğun emek sömürüsü anlamana gelen bu program, işçileri evlerine ekmek götüremeyecek duruma gelmesine neden olmuştur. Bu programın uygulanması için işçi sınıfı ve emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, gençlerin, kadınların meşru mücadelelerinin ve hak taleplerinin bastırılması, faşist terörün daha da tırmandırılması gerekmiştir.
AKP-MHP faşist iktidarının son dönemde işçi ve emekçilerin hak mücadelelerine, grev ve direnişlerine pervasızca saldırması boşuna değildir, bu direnişlerin birleşmesi ve büyümesi karşısında saltanatını kaybetme korkusu yaşamaktadır. Kürtlerin kazandığı belediyelere kayyum ataması, gerçekleşen gözaltı ve tutuklamalar, MSA ve Rojava’ya dönük işgal saldırıları faşist iktidarın Kürt düşmanlığındaki ısrarının en açık göstergeleridir. Toplumsal muhalefeti ve devrimci hareketi tasfiye saldırılarıyla ömrünü uzatmaya çalışan faşist iktidarın bu planlarında başarılı olamayacağı açıktır. Kitlelerin öfkesi meydanlara taşacak, iktidarın korkulu rüyası olan yeni Gezileri ve Serhildanları yaratacaktır.
Toplumsal çürümenin geldiği boyutu yansıtan en önemli noktalardan birisi de çocuk istismarının ve çocuk katliamlarının son süreçteki artışıdır. Çocukların istismara uğramasında en büyük suçlu iktidarın kendisidir. Çocuk istismarcılarına ve katillerine alan açan iktidarın kendi politikalarıdır. Çocukları bırakalım korumayı, okullarda uygulamaya koyduğu MESEM ve ÇEDES projeleriyle ucuz iş gücü olarak sömürmeye, staj adı altında öldürmeye ve “dindar ve kindar nesil” yaratma amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Yoksulluğun en çok etkilediği kesimlerin başında yine çocuklar gelmiş, yaşam koşullarından dolayı son dönemde çocuk ölümleri yaygınlaşmıştır.
“Aile yılı”nı direniş yılına çevirelim
Erkek egemen faşist iktidar önceki süreçlerde olduğu gibi bu süreçte de kadınları hedef alan politikalarını kararlıca sürdürdü. Kadınları aile içine hapseden politikalar, kadın kazanımların hedeflenmesi, kadın yoksulluğunun derinleşmesi, kadın katliamları büyük bir hız kazandı.
Kadın kazanımlarını bir bir gasp eden iktidar kadın katliamlarının ve kadına yönelik şiddetin en yüksek düzeye ulaşmasına yol açtı. Katilleri aklayan erkek egemen devletin kadın düşmanı politikaları nedeniyle geçen yıl kadın katliamları en yüksek seviyesine ulaştı, 394 kadın katledildi, 259 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Katledilen kadınların yüzde 57’si evlerinde, yüzde 71’ i aile içerisinde eşleri, babaları, boşanmak istedikleri erkekler tarafından öldürüldü. Bu katliamlar, iktidarın kadınları evlere ve aileye hapsetmesinin sonuçlarıydı. Kadınların en çok öldürüldüğü, şiddet gördüğü evlere hapsedilmek istenmesi kadın katliamlarının artma nedendir. Boşanmayı zorlaştıran uygulamaların geliştirilmesi, boşanmak istemeyen erkeklerin sırtını devlete vererek kadın katliamlarının önünü açmıştır.
İktidar bu politikalarından vazgeçmeyip üstüne 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ederek kadın katliamlarının ve kadına yönelik şiddetin esas sorumlusunun erkek devlet olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Aile yılı adı altında, bir taraftan kadını kamusal alanlardan dışlayıp, evlere hapsederek bakım yükünü tamamen kadınların üstüne atmış oluyor; diğer taraftan esnek, güvencesiz ve uzaktan çalışma modelleriyle kadın emek gücünü sermaye için daha ucuza sömürebilmenin koşullarını devam ettiriyor. Yine kadının aile ve eve mahkum olması iktidarın toplumu kendi gerici ideolojisi doğrultusunda dizayn etmesi çabasına da yarıyor.
Aile yılının ilanıyla birlikte ezilen cinsel kimlikler daha fazla hedef yapılmaya başlandı. Yaşam hakları yok sayılan ve nefret söylemlerine uğrayan ezilen cinsel kimlikler, aile bütünlüğünü bozdukları gerekçesiyle daha çok hedef haline geldi.
Ekonomik krizin derinleşmesi kadın yoksuluğunu da derinleştiriyor, krizin en ağır faturası kadınların üzerine yıkılıyor, kadın işçi ve emekçilerin çalışma koşulları her geçen gün zorlaşıyor, işyerlerinde taciz, şiddet, mobbinge maruz kalan kadın emekçiler, işten atılma tehditleri altında direnişe geçmeyi tercih etti. 172 gün süren Polonez işçilerinin direnişinde de kadın işçiler mücadelenin öncüsü oldu ve direnişin kazanımla sonuçlanmasında büyük rol oynadılar. Kadınlar cephesinden son kazanım ise işyerindeki çalışma koşullarını ve tacizi teşhir etmek için direniş başlatan HepsiJet çalışanı kadın işçilere ait oldu.
Cinsler arası eşit temsiliyetin sağlanmasını olanaklı kılan eşbaşkanlık sistemine yönelik saldırılar, TC devleti tarafından kayyumlar aracılığı ile tekrardan gündeme geldi. Kadınların en önemli kazanımlarından biri olan eşbaşkanlık sistemine yönelik bu saldırılar, kadınların kendi adlarına kamusal alanda siyaset yapmalarına, kendi sorunlarını tartışmalarına duyulan tahammülsüzlüğün göstergesidir.
Kadınlar süreklilik kazanmış bir mücadele hattından ilerleyip, tüm baskılara, erkek ve erkek devlet şiddetine rağmen sokakta, direniş ateşini büyütmekten geri durmadılar. Kadınları evlere hapseden erkek egemen politikalara, emek ve beden sömürüsüne, sermayeye, kadın katliamlarına, kayyumlara, Filistin ve Rojava’daki soykırım saldırılarına, çocuk istismarına karşı mücadeleyi büyütmeye bu dönemde devam ettiler, 6284 sayılı yasanın tartışmaya açılmasına karşı kadınlar ortak bir karşı koyuşla devlete geri adım attırdılar.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde kadınlar yine sokakları tıka basa doldurdular. Yasaklara ve gözaltılara rağmen 8 Mart’ın ruhuna sarılarak, faşist kolluğa direnişle karşılık verdiler; erkek egemen sisteme karşı “alacaklıyız” dediler ve eşitlik ve özgürlük mücadelesini büyütme ısrarlarını bir kez daha ortaya koydular.
Coğrafyamız, bölge ve dünyada emperyalizme, faşizme, erkek egemen kapitalizme karşı özgürlük ve eşitlik için ayağa kalkmış olan kadınların direnişini KBDH olarak selamlıyor, mücadelelerinin mücadelemiz olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Zincirleri kıra kıra özgür ve eşit dünyayı kuracağız
Tarihsel ve güncel mücadele deneyimlerimizden biliyoruz ki özgürlük ve eşitlik verilmez, alınır. Bugüne kadar kazandığımız mevzilerimizi birleşik mücadeleyle, direnişle, örgütlülüğümüzle, öz gücümüzle kazandık. Bugünde bizlere yaşamı bile çok gören, emeğimize el koyan, irademizi yok sayan, nasıl yaşayacağımıza müdahale eden patriyarkal kapitalizme karşı birleşik kadın mücadelemizi daha da güçlü bir biçimde yükselteceğiz.
Bölge ve dünyadaki kadınlarla ortak mücadelemizi daha fazla geliştirecek, enternasyonal mücadeleyi büyüteceğiz.
Emperyalist savaşa, işgale, faşizme, erkek egemen kapitalist sisteme karşı birleşik kadın direnişiyle kadın devrimine yürüyecek, sosyalizm bayrağını zafere taşıyacağız. Boyunlarımıza geçirilmek istenen her türlü kölelik zincirini bir bir kırarak özgür ve eşit dünyayı mutlaka kuracağız.
Faşizme, İşgal ve Emperyalist Savaşa, Erkek Devlet Şiddetine Karşı Eşitlik ve Özgürlük Mücadelesini Yükselt!